Posted on

Mutluluk Onay Belgesi

Mutluluk Onay Belgesi

Fatma Barbarosoğlu uzun zamandır yazın dünyasında yer alan bir yazar olup köşe yazarlığı ile de tanınmaktadır.

Mutluluk Onay Belgesi, dokuz öyküden oluşan bir kitap olup paylaşımlı ve elektronik bir içeriğe sahiptir. Burada şaşırmanıza ilişkin olarak açıklamamı genişleteyim:

Kitap, yazarın günümüzde gözlemlediği cep telefonu, internet, tablet gibi bağımlılıklarımıza atıf yapan öyküleri içermektedir. İşin elektronik kısmı budur. Yazar bazı öykülerini daha önce gazetedeki köşesinde paylamış ve okuyuculardan sonlarını tamamlamalarını istemiştir. Okuyucuların yazdığı tamamlama öykülerini de kitabın ikinci bölümünde paylaşmıştır.

İlk öyküsü “Cennetlik Arkadaşımız İçin Plaket Töreni”; PTT’de memur olarak görev yapan İhsan Gürdilek, nam-ı diğer Cennetlik İhsan’a iş yerindeki arkadaşları plaket verip kutlama töreni yaparlar. İyi niyetli yapılan bu kutlama, sonunda ummadıkları bir hale dönüşür. Bu dönüşümün sebebi de tabii ki sosyal medyadır. Sıradan bir memur iken bir anda ülke gündemine oturuverir Cennetlik İhsan.

Yazar öyküyü plaket verilme aşamasında yarım bıraktıktan sonra gazeteye gelen “tamamlama öyküleri”nden bazılarına ikinci bölümde yer vermiştir. Gelen öykülerden geneli İhsan ile eşinin ilişkileri aynı kıvamda (İhsan’ın pasif yapısı, eşinin memnuniyetsiz baskıcılığı) devam ettirilmiştir. İhsan’ı huzur için de öldüren sonsa, sanırım içten içe “oh” dedirtti, ne yalan söyleyim.

Günümüzde dünya savaşları siber hale dönüşmüş durumda; dünya liderleri birbirlerine ulak göndermek yerine sosyal medya üzerinden iletiler göndermekte hatta savaş açmaktadır. Yazarın “Yumruk Yumruğa” öyküsü tam da bu konu üzerinedir. ABD Başkanı Trump’tan tutun da Rusya’ya kadar birçok ülke liderleri arasında “Yumruk” üzerine sanal bir yarış başlar. Türkiye için bulunan örnek ise uluslararası bir toplantıda ülkemizi temsil eden konuşmacının, konuşmasının şiddetiyle tesadüfen yumruğunu havaya kaldırması, olur.

Öykünün devamını yazan okuyucu yazısı epey güldürdü. Ancak hem yazarın hem okuyucunun yazdığı sonda yer alan insanlar ve toplumlar üzerinde “medya” etkisi düşündürücüydü.

Mutluluk Onay BelgesiNinemin Emoji Sözlüğü ise artık sanal dünya sayesinde oluşan yeni bir yazılı dilin eleştirildiği bir öyküdür. Ben dahil olmak üzere sosyal medya ve iletişim gereçlerimizde sıklıkla “emoji”” kullanır olduk. Telgraf cümlesi gibi her sözcüğümüzün sonuna bir “emoji” ekliyoruz. Öyküde yer alan , aslında elinde örgüsü, fırında kurabiyesi olsun görüntüsüyle düşündüğümüz ninelerin, torunlarına ayak uydurmak için “sanal dünya dili”ni öğrenmek için çabalarını, bunun sonucunda ise ünlü oluşları anlatılmaktadır. Okuyucu sonlarına baktığımızda ise genelinde içten içe “nineler siz örgü örün, kurabiye pişirin” isteği yattığı izlenimi edinildi.

Yazar “Mutluluk Onay Belgesi”nde bir yakını için pijama almak isteyen “İmdat” hanımın, mağazada yaşadıklarını konu etse de “ye kürküm ye” dünyasının da ince eleştirisini yapmıştır. Yazar öyküsünün sonunu klasik diyebileceğimiz bir şekilde sonlandırsa da okuyucuların tamamlama şekillerini ilginç buldum. Özellikle de “rüzgarın yönünü tersine” çeviren, mağaza çalışanlarını ters köşe eden “Mağazanın VİP Müşterisi” adlı sonu takdir ettim.

“Let’s maket his moment a memory by taking a selfie!”

Kendisine çarpan gençle havaalanında “çarpışma anısı” olarak özçekim yapmak isteyen beyefendiyi izleyenlerin şaşkınlığı sizce neye olabilir? Görünüşüne bakıp bu kadar seri İngilizce konuşmasına mı, çarpışma anı özçekimi istemesine mi? “Birlikte Bir Selfimiz Olsa Şöyle…” Öyküsü yukarıdaki cümlelerin önce ve sonra haliyle anlatıldığı bir öyküdür. Yazarın betimleme ve tahlildeki detayları dikkat çekicidir. Okuyucuların öyküleri daha çok espiri barındıran nitelikteydi.

Caminin İçinde Güneş Gözlükleri İle Oturan Kadın öyküsü diğer öykülerine nazaran hüzün ve acı barındırmaktadır. Yazar, kadın cinayetlerinin başını alıp gittiği günümüzde kanayan bir yaraya parmak basmıştır. Bu öykünün bende düşündüren ve daha dikkatli olmak gerektiğini ifade eden bir yanı daha oldu. İster özçekim yapılsın, ister fotoğraf çekimi; fon olarak kullandığınız arkadaki kişilerin görünmemesine veya görünüyorlarsa da onların yüzlerini flu hale getirmeye dikkat ediniz. Aksi halde birkaç saniyelik fotoğraf keyfimizden ötürü o kişiler zarar görebilir.

Ne güzel söylemiş öyküdeki imam “mutluluk hakkını vermeyi bileceksin” diye. Mutluluk Hakkı öyküsü önceki öykü gibi kendime pay çıkarmamı sağlayan bir öykü oldu. Mutluluk Hakkı, şikayet etmeden, insanlara bir gülüşü esirgemeden, ertelemeden, anı yaşayarak, şükrederek yaşamak değil midir? Öyküde yer alan kına yeşili tülbentli teyze, anlatıcı olan karaktere çocuklarından ve gelininden sitemkar bir şekilde bahseder. Özellikle de çocukların teknolojinin eseri olma gerekçesi dikkat çekicidir. Anlatıcı, teyzenin sözlerinden kendine mim çıkarır. Biz okuyucular için anlatıcı tarafından farklı bir üslupla öykünün sonu bir öğüt gibi getirilmiştir.

#hırsızgozlerhırsızınkendisiolurmu adlı öyküde anlatıcı çocukluk anılarından yola çıkarak günümüzde yaşadıklarını, insanların psikolojilerini irdeleyerek anlatmıştır. Çalıştaylar sırasında rast geldiğimiz sunumu yapan kişiyi dinlememe gibi durumlara dokundurmalarda bulunmuştur. Özellikle de iş ortamında çalışan ilişkileri, hırslarını anlatımı dikkat çekiciydi. Yazarın bu öyküsü diğer öykülerine nazaran daha çok içsel konuşma içerdiğinden “bilinç akışı tekniği” kendini daha çok hissettirmekteydi.

Sen, Ben, Cep Telefonu, Bir De Kahve öyküsü en ilginç bulduğum öykü oldu. Günümüzde sayıları gittikçe artan “kayıp kişi nerede, katil kim” gibi içerikteki televizyon programlarına atıfta bulunulan bir öyküdür. Öyküde bir mağazada telefon ile konuşurken ölen bir kadının ölümü araştırılmaktadır. Olay medyada dikkat çekmiştir. Günlerce, haftalarca kadının neden öldüğü konuşulur, tartışılır. Sonra bir uzman çıkar ve “performans ölümü” denen bir intihar vakası olduğunu belirtir. “Performans ölümü” ile ilgili detayları okuyunca ki bilimsel yanı da var, çok şaşırdığımı dile getireyim.

Okuyucuların tamamlama öyküleri yazarınkine göre daha durağan ve hüzünlüydü.

Öykülere genel yapı olarak baktığınızda keyifli vakit geçirtecek hafif bir anlatım ve kurgu söz konudur. Bunun dışında nadiren de olsa kapalı ifadeler bulunmaktaydı; belki de okuyucunun öyküyü tamamlamasını kolaylaştırmak için izlenen bir yoldur. Birkaç yazım hatası göze çarpıyordu.

Sanal dünyanın, medyanın esir alan benliklerimizi kurtarmamız için belki de bir uyarıdır bu kitap. Kimbilir, siz de öykülere kendi “tamamladığınız sonu” eklersiniz.

Mutluluk Onay Belgesi
Fatma Barbarosoğlu
Profil Kitap
197 Sayfa, 2017

Kitap Cafe
1 Kasım 2017

Posted on

Türkiye’nin seri katilleri kitap oldu

Gazeteci – yapımcı Sevinç Yavuz, “Türk Seri Katiller” kitabında tam yirmi iki seri katili mercek altına alıyor. Kitapta, bugüne kadar yakalanamamış iki seri katilin profili de var

2000’li yıllara kadar Türkiye’de bilinen birkaç seri katil vardı. İlki nam-ı diğer Kolici Orhan Aksoy, müebbede mahkûm ve hâlâ hapiste. Gölcük depreminden sonra ortaya çıkmış ve 1999’da İstanbul’da tam beş cinayet işlemişti. İkincisi, Aksoy’dan bir yıl önce yine İstanbul’da ortaya çıkmıştı: Adı Seyit Ahmet Demirci ve tahliye oldu. En yakın arkadaşıyla birlikte çocukken bir mobilyacının tacizine uğramıştı.

1998’de üçüncü seri ile karşılaştık. Kayseri’de kanal boyunda yedi kişiyi tüfekle vurarak öldüren Hamdi Kayapınar, şu an hapiste. Cinayet işlemeye 11 yaşında, üvey kardeşini öldürerek başlamıştı.

Türklerin en iyi bildiği seri katilse 1994’te Denizli’nin Çambaşı Köyü’nde dört komşusunu alınlarına ve gözlerine çivi çakarak öldüren Süleyman Aktaş’tı ve şu an ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde yatıyor. “Çivici” adıyla anılan Aktaş, her cinayetinden sonra olayın krokisini A4 kağıda çiziyor, erkekliğinin simgesi olarak nitelediği çivileri ise itinayla resmediyordu.

DÖRT KAT ARTTI
Sonra ne olduysa oldu, 2000-2010 yılları arasında 17 seri katilimiz daha oldu… Mesela 43 kişinin katili “Tornavidalı” lakaplı Yavuz Yapıcıoğlu çıktı sahneye. Onu, “Bebek Yüz” denen Ali Kaya, kurbanlarını kuyuya dolduran Özkan Zengin, dört kişiyi evinde sevgilisiyle birlikte testereyle parçalara ayıran Kazım Türe takip etti.
Kimi iki kızını ısırarak, işkenceyle öldürdü; kimisi de annesinin uyurken boğazını kesti.
Çocuk katiller de gördük. Anaokulu öğretmeni Serpil Yeşilyurt’a tecavüz edip, 100 yerinden bıçaklayarak öldüren 16 yaşından küçük dört çocuk ya da sevgilisini testereyle parçalara ayıran Cem Garipoğlu, bunlara örnek verilebilir.

Üstelik bunlar basına yansıyanlardan sadece birkaçı. Mesela 2002’den beri
İstanbul’un çeşitli yerlerine kesik kadın bacaklar bırakan seri katilden ve bayramlarda çocuk öldüren katillerden ses seda yok. Bu noktada sorulması gereken tek soru şu: Türkiye’de son 10 yılda ne oldu? Nasıl ve ne zaman, bu korkunç kutunun kapağı açıldı. 2001’deki ekonomik kriz seri katillerin sayısındaki artışta etkili oldu mu mesela? Ya da yolsuzluk ve gelir dağılımındaki eşitsizlik…

“KÖTÜLÜĞÜ AÇIKLAMAK”
Adli Psikiyatr Prof. Dr. Gökhan Oral’ın dediği gibi: “Psikiyatrinin amacı, kötüyü açıklamaktır. Ama sanırım bunu hiçbir zaman başaramayacak. Çünkü kötülük, bazen yalnızca salt kötülüktür.”
Her cinayet işleyene, katliam bile yapsa seri katil demiyoruz. Uluslararası normların getirdiği en basit tarife göre seri katil; anormal kişisel bozukluklar sonucu, 30 günden daha uzun bir zaman diliminde ve arada bekleme dönemleri de olacak şekilde üç veya daha fazla insanı öldüren kişiye deniyor.

22 SERİ KATİL, İKİ PROFİL
Gazeteci Sevinç Yavuz, “Türk Seri Katiller” adlı kitabı için Türkiye’nin son 50 yılını taradı ve bu normlar ışığında bütün profilleri elekten geçirdi. Sonuçta kimliği ve cinayetleri bilinen 22, bugüne kadar yakalanmayan ama işlediği cinayetler açısından seri katil olduğu belirlenmiş iki katil profili ortaya çıktı.
Ancak burada önemli bir not düşmek gerekiyor; faili meçhul kalanlar, cinayetler arasında bağ kurulamayanlar, bilgisayar ve bilimin cinayet dosyalarında henüz yeni yeni kullanımı yüzünden aslında bu sayının yüzlerle ifade edilecek kadar çok olduğuna güvenlik güçleri, adli tıp uzmanları ve kriminal laboratuvarı çalışanları gibi, kitabın yazarı Sevinç Yavuz da inanıyor.

SAYIM ÇINAR – 12 Nisan 2016 – Taraf Gazetesi

Posted on

Kalbin Kararı: Arınmış şiirler

1971 doğumlu Ahmet Murat, 90 kuşağının en karakteristik ve özgün şairlerinden biri. İlk kitabı Kaf ve Rengi’den (1999) itibaren kendine özgü bir şiir dünyası kurmayı başardı. İlk Oruç, Ormandaki Vaaz, Kalender, Kalbin Kararı, Muhayyer Münacat gibi güçlü şiirlerin şairi. Bu durum aynı zamanda önemli bir işarettir. Çünkü, vasat şairler sürekli adlarının yanına “şair” yazmak zorundadır. Vasatı aşabilenler dizeleriyle anılır. Büyük şairlerin isimleri ise şiirleriyle birlikte gelir akla. Çünkü dizeler değil, şiirin bütünüdür akla ve kalbe iz bırakan.

Ahmet Murat şiirinin temel özelliği kısa ve güçlü olmasıdır. O, sürekli eksiltir, kısaltır, yoğunlaştırır. Tüm fazlalıklarından arınmış bir şiirdir bu nedenle onun şiiri. Şiirde konuşana bakarsak, çoğunlukla bir dervişin sesini işitiriz. Bir zamane dervişinin. Ama aralarda muzip ve yaramaz bir çocuğun sesi karışır dervişinkine. Annesinin telefonuna cevap veren bir çocuk konuşur gibidir. Bu iki ses vasıtasıyla dünyanın ve hayatın inceliklerine vâkıf olur şiirin muhatabı.

Kalbin Kararı, şiirde yirmi yılı geride bırakan Ahmet Murat’ın dördüncü şiir kitabı. Murat’ın şiirinin seyri tabiattan insana ve ardından insanın iç dünyasına doğru ilerleyen bir yolculuğa benzetilebilir. Aradığı saflığı önceleri tabiatta bulmuş, daha sonra ise insandakine yönelmiştir. Bu yüzden, önceki kitaplarda rastladığımız sincaplar, tavşanlar yerlerini Allah’ın daha derin sürprizlerine bırakır Kalbin Kararı’nda.

Kitabın girişindeki anekdot göstermektedir ki Ahmet Murat tespih eylenecek şiirlerin peşindedir. Yahut şiirlerin tespih eylenme ihtimalini sevmektedir. Kitabın abidevi şiirlerinden Muhayyer Münacat’taki “Benden şair yaptın ya, bu senin kudretin, memnun musun desem / Sana seslenmeye yarıyor, memnunum bense.” mısraları Kalbin Kararı’nın kilit değil, kilidi açan anahtar mısralarıdır. Çünkü kitaptaki diğer şiirlerde yaptığı da bu mısralarda ifade edilen “seslenme” halidir. Çıkış Kapısı’ndaki “hayret için kaldırıyorum mürekkep kadehini”, “bir heceye bir hece hayretle raptola” ve “hayret namına kıta, harf hayret aşkına” dizeleri de Ahmet Murat şiirinin özünü, mayasını görmemizi kolaylaştırır. Özellikle de bu dizedeki “hayret” kavramı mühimdir. Kitaba adını veren şiirde akıl, kalp, bilmek ve inkâr simgeleriyle resmedilen de hayret’ten başkası değildir. Hayret makamına gelindiğinde akıl işlevini yitirir, kalp devreye girer. Ahmet Murat, hayret’e yüklediği anlam dolayısıyla Yunus Emre, Fuzuli, Şeyh Galib, Nesimi gibi has şairlerle aynı çizgiye yazdırır adını.

Ahmet Murat’ın Kaf ve Rengi’den Kalbin Kararı’na gelirken yaşadığı kimi teknik ve küçük değişimlerden de söz edilebilir elbette. Şair değiştikçe, yaşadığı yer, hayatı ve benzeri haller değiştikçe tabii olarak şiiri de değişir. Ama bu değişimlerin pek bir önemi yoktur günün sonunda. Çünkü şiirini şiir kılan özü, hikmeti daima muhafaza etmiş, hatta geliştirmiştir. Şiirin muhatabını ilgilendiren de öncelikle budur. Yine bu yüzden, epik-lirik ayrımlarının da üstünde ve ötesinde bir şiiri vardır onun.

Bir Şair Bisikletle’nin (2010) ikinci bölümü olan Cönk’teki şiirlerin kaldığı yerden devam ediyor diyebiliriz Kalbin Kararı için. Dört kısa ama yoğun şiirin yer aldığı Cönk’ün özellikle İlk Oruç şiiri Ahmet Murat’ın dördüncü kitabının öncü işareti, habercisi gibidir. Öte yandan, iyi şiirin öbür temsilcileri gibi Ahmet Murat da zaman zaman kapalı şiirler yazmakla eleştirilmişti. Fakat Kalbin Kararı için bunu söylemek pek mümkün görünmüyor. Çünkü alabildiğine açık seçik ve rafine şiirlerden oluşuyor bu kitap.

Kalbin Kararı’ndaki şiirlerden biri (Ikea) diğerlerinden ayrı yerde duruyor. Hatta bu kitapta yer almasını garipseyenler bile olacaktır. Fakat bu şiir de, modern zamanların güçlü putlarından biri için yazılmış bir zamane ilahisidir. İbn’ül-vakt olmanın bir gereği olarak okunmalı, değerlendirilmeli İkea şiiri de.

Ahmet Murat kimi zaman cönkler, kimi zaman ilahi ve neşideler, kimi zamansa Kitab’ül-Fitenler vasıtasıyla kadim olanla bir bağ kurma gayreti gösterir. Böylece, şiiri, bugünden kadime (geçmişe değil) doğru geniş zamanlı bir köprüye dönüşür. Bugünün telaşı ve koşuşturması içinde yönünü bu şekilde bulur şiir.

Kalbin Kararı – Ahmet Murat

Arka Kapak Dergisi

Posted on

Kayıp Umutlar Merkezi

Sema Karabıyık, özgün bir romancı olarak Türk edebiyatındaki yerini sağlamlaştırıyor. Muhkem bir dil, akıcı bir anlatım ve hiç sarkmayan bir kurgu… Sema Karabıyık romanının en göze çarpan özellikleri bunlar. Fantastik romanları aratmayan kurgu zekası ile insana değip dokunan sahici karakterler bir arada.

Romanları ekonominin dünyasında akarken kendisi ekonominin kalbinin attığı finans dünyasından bile isteye ayrılan Sema Karabıyık’la yazmayı, yaşamayı ve son romanını konuştuk. Daha önceki iki romanı gibi Kayıp Umutlar Merkezi de ekonominin dünyasını edebiyatın dili ile buluşturarak çağdaş insanı anlamamıza kapı aralıyor.

Zaten insanı anlamak için okumuyor muyuz romanı?

Üç roman yayınladınız. Üçünde de ana damar ekonomi üzerinden gidiyor. “Hayatım roman” klişesinden gidersek sizin hayatınız ekonomi olduğu için mi romanlarınız ekonomi nehrinde akıyor? Yoksa ekonominin günümüzde her şeyi domine eden yapısıyla mı alakalı bu durum?

Her ikisi de. Ekonomi, küreselleşme adı altında dünya ekonomisini şekillendirmekle kalmıyor, hayatı her şekliyle dizayn ediyor. Hayatı anlamak için ekonominin görünen ve görünmeyen yüzünü iyi bilmek gerekiyor.

Bir söyleşinizde henüz bir üniversite öğrencisi iken borsa ile tanışmış olduğunuzu anlatıyorsunuz. Yaşadıklarınızın ağırlığı, tanıklıklarınızın yoğunluğu mu sizi roman yazmaya sevk etti?

Her insanın hayatında bir dönüm noktası vardır diye düşünüyorum. Bu dönüm noktasında keskin kararlar veririz. Bazıları verdiği kararı uygulayacak kadar cesurdur, bazıları değildir. Benim hayatımın kararı ve dönüm noktası 1999 Marmara depremi. Yazarlığımın kimyası ile Marmara depremi arasında bir bağlantı olduğunu bugünden geriye dönüp bakınca daha iyi anlıyorum. Tanıklığımın ağırlığı ilk o zaman başlıyor.

Biraz açar mısınız bu tanıklığı?

Sarsıntı ile birlikte balkona çıktım, panikle, korkuyla, çaresizlikle sağa sola gidenleri izledim. Cesaret ve kibir vardı bakışımda, duruşumda. Sonra hiçbir şey olmamış gibi sabah işe gittim. O gün borsada işlemler iptal edilmişti. Gün boyu televizyondan depreme dair bilgileri almaya çalışırken bir taraftan da borsa işleme açıldığı zaman ne yapacağımın, müşterilerime nasıl bir strateji izlemeyi önereceğimin üzerinde çalışıyordum. Aslında yaklaşık on yıldır aynı şeyi yapıyordum.

Ekonomik krizler, deprem, siyasetteki gelişmeler, dünyadaki gelişmeler, her türlü faciayı, acıyı kazanca çevirmekti amacım ve hedefim; yaptığım işin kimyasına uygun olarak… Bunun ilk defa Marmara depreminde farkına vardım. Borsayı bıraktım. Borsayı bırakınca, aktif çalışma hayatını bırakmış oldum ve bir daha dönmeye cesaret edemedim. O iki görüntü; biri balkonda insanların çaresizliğini kibirle seyreden; diğeri acı bilançoları kâra döndürmeye çalışan bilgisayar önündeki ‘ben’in görüntüsü, acı bir utanç eşliğinde her üç romanımı yazarken de eşlik etti.

Kayıp Umutlar Merkezi’nde romanın kahramanı Hüma ile ilgili böyle bir sahne var. O sahnenin bu kadar damardan olma sebebi yaşanmışlığı diyebilir miyiz?

Yaşadıklarımız bizi yazar yapmıyor. Yaşadıklarımızdan çıkardığımız ders, dersten arta kalan dert ile yazar oluyoruz. Bunun altını şunun için çiziyorum: Senaryo kursuna giderken genç adaylara yazmak için roman gibi yaşayın, film gibi yaşayın önerisinde bulunulduğuna şahit oldum. Zengin hayat yaşadığı için yazabildiklerine inanılır yazarların. Halbuki aksine yazabildikleri için biz okuyucular onların zengin hayatlarına tanıklık ederiz. Demeye çalıştığım, her hayat zengindir, her hayat içinde bir kaç romana bir kaç filme diziye yetecek kadar zenginlik barındırır, ama mesele o zenginliği görebilmekte. Görebilmek için de okumak, çok okumak gerekiyor, ancak o zaman hayatımızdaki bazı özel anlar, yaşanmışlıklar ete kemiğe bürünüp bir mana kazanıyor. Benim için o an 1999 yılı Ağustos ayı.

“Yazabilmek için görebilmek, görebilmek için okumak gerekir” diyorsunuz. Peki, siz okur-yazarlık ilişkisinde okumanın dengesini nasıl kuruyorsunuz? Ne zaman okuyor, ne zaman yazıyorsunuz?

Sema Karabıyık ve Fatma BarbarosoğluÇalışırken daha ziyade popüler romanları okurdum, çok satanlar listesinin müdavimiydim, her ne okuyacağını bilmeyen Türk genci gibi. Aktif çalışma hayatını bıraktıktan sonra daha bilinçli okumaya başladım ki bu konuda ablamın (Fatma Barbarosoğlu) tavsiyeleri çok yol göstericiydi benim için. Her cumartesi gider kitap alırdım ablamdan, okuyunca iade eder, yenisini alırdım. Kendi kütüphanemi oluşturmaya çok sonra başladım ben.

Kütüphanenizde ne tür kitaplar var diye sorsak…

Çoğunlukla sosyoloji, psikoloji, antropoloji, ekonomiye dair kitaplar… Güne okuyarak başlıyorum, muhakkak günlük gazeteleri okurum her gün. Okuma yazma zamanlarım vardır uymaya gayret ettiğim. Öğleye kadar okur, öğleden sonra yazar, akşam saatlerinde ise tekrar okumaya döner ve roman okurum. Yazmak mesai gibi benim için, her gün aynı saatte yazı masamın başına geçmeye dikkat ediyorum.

Okuduklarım içinde romanın bir ayrıcalığı var. Her tür romanı okumaya gayret ediyorum. Hayatım normal akışındaysa her hafta bir roman okurum mutlaka. Bazen içine dâhil olamadığım romanı bir kenara koyar, uygun zamanı kollar ve okumaya gayret ederim. “Kötü roman yoktur kötü zamanlama vardır” sözüne inanırım. Roman neden yazılır ve neden okunur derseniz; kendi adıma insanı anlamak için yazılır; insanı ve insanlık hallerini anlamak için okunur derim.

Muamma ve Üstü Kalsın İhanetim romanlarında yoğun olarak borsa entrikaları hakkında bilgilendiriliyor okuyucu. Kayıp Umutlar Merkezi ise; iki genç kadının, Ela ile Hüma’nın kariyer hırsı etrafında şekilleniyor. Bir romanın ilk tohumu nasıl düşüyor zihninize ve nasıl büyüyor?

Kayıp Umutlar Merkezi bir üçüncü sayfa haberiyle birlikte düştü zihnime. Yaklaşık beş yıl benimle yaşadıktan sonra kendini yazdırdı.

Muamma’nın ilk hali senaryo formatında idi. Roman olarak yazmaya karar verdiğimde çok değişti haliyle. Hatta o kurguya dâhil olmayan kısımları Üstü Kalsın İhanetimin romanında devam ettirdim. Üçünün de ortak özelliği zihnime önce bir karakterin düşmesi. Hikâyeye yön veren, diğer karakterleri hikâyenin içine çeken ilk karakter kendi evrenini kurup o evrende yaşamaya başladığı zaman diğerleri de dâhil oluyorlar hikâyeye.

Suleyha Şişman
Dünya Bizim

Posted on

Suikastler Cumhuriyeti

Suikast…
Hani bazı sözcükler vardır ya; anlamı ağır, sindirilmesi zordur. İşte bu kelimelerden biridir “suikast”. Sözlük anlamına baktığımız zaman bir veya birden fazla kişiyi amaçlı ve planlı bir şekilde öldürmek anlamına gelmektedir. Öldürülen veya öldürülmek istenen kişi genellikle bir devlet büyüğü veya stratejik önemi olan bir kişidir. TDK’ya göre “gizlice cana kıyma” ve “kötülük etmeye kalkışma” olarak açıklanmaktadır. Kısacası insana bahşedilen en önemli hakkı “yaşam hakkını” elinden almaktır.

Atilla Akar’ın “Suikastler Cumhuriyeti/Derin Tanrılar Kurban İstiyor” de işte bu konuya değiniyor ve diyor ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihsel pratiğine dönüp baktığımızda bir “Suikastler Cumhuriyeti”ne evrildiğini görüyoruz. Böylelikle bir “hayat garantörü” olması gereken cumhuriyet adeta bir kıyım mekanizmasına evrilmiştir. Bu anlamda bir “yönetme zihniyeti”, tarzı ve siyaseti olan suikast metodu neredeyse her dönem geçerliliğini korumuştur. En güzide aydınlarını, bilim insanlarını, siyasetçilerini, askerlerini, bürokratlarını “derin tanrılar”a adak niyetine sunan bu anlayış aynı zamanda toplumun “beyin kaynakları”nı yok eden bir “entelektüel jenosit”e dönüşmüştür.

Bu kayıpları önlemek, aydınlatmak ve bir daha olmasının önünü kesmek için somut hiçbir önlem geliştirmeyen devlet, her suikastla birlikte zan altında kalmaktan kurtulamamış, bunu kırıp atmak için ise şu ana kadar somut bir “irade” gösterememiştir. Devletin bekası adına girişilen bütün siyasi cinayetler aslında bir yönetme zihniyeti ve pratiğinin dışavurumu sayılmalıdırlar. Her birinin iktidar denklemi içinde bir karşılığı vardır. O yüzden suikastlara “canice eylemler” söyleminden ötede bir “siyaset biçimi ve stratejisi” olarak bakmayı öneriyoruz. “ diyen yazar kitabın komplolar ve provokasyonlar sarmalının en kanlı yüzü olagelen suikast olgusuyla bir “hesaplaşma” ve “yüzleşme” çağrısı olduğunu savunuyor.

Bu kitap, Atilla Akar’ın konusunu tarihte ‘suikast’ olgusundan alan üçüncü kitabı. İlk kitap ‘Suikastler/Paylarına Ölüm Düşen Admlar’, ikincisi ise ‘Gizli Suikastler/Şüpheli Ölümler’. Akar, üçüncü kitabı Suikastler Cumhuriyeti kitabını ise üç bölüme ayırır. İlk bölüm Cumhuriyetin İlk Yarı Dönem (1923-1970) suikastlarını anlatır. Bu dönemin en önemli özelliği bir “iç hesaplaşma” özelliği göstermesidir. Çünkü Kurtuluş Savaşı devam ederken ve hemen ardından kurulan Cmhuriyet’te eski hesaplaşmalar yeni döneme de sirayet edecek ve eski ve yeni kadrolar arasında çatışmalar ve sürtüşmeler olacaktır. Ülke yepyeni oluşuma girdiği için herkesin herkesten çekindiği, herkesin herkesten şüphelendiği ve birbirlerini ‘potansiyel tehdit’ olarak gördükleri bir dönemdir. En önemli suikastlerden biri Atatürk’e yapılan ve önlenen 1926 İzmir Suikastı’dır. 1945’ten sonra ise genellikle aydın cinayetleri karşımıza çıkar. Sabahattin Ali, Ahmet Emin Yalman gibi. Soğuk Savaş döneminden sonra ise Gladyo unsurları ile ‘antikomünist’ örgütlenmelerin temeli de bu dönemde atılır. Ancak bu dönenim en önemli özelliklerinden biri de Türkiye’nin en az suikastin olduğu zaman dilimidir.

İkinci bölüm ise ‘1970-1980 Arası “Kontrollü İç Savaş” Suikastları adını taşır. Türkiye 1970’lere geldiğinde kontrollü iç savaş dönemi yaşamaya başlar. Bu süreç kurgulanmış bir çatışma süreci olarak tanımlanabilir. Toplum, sağ ve sol diye kutuplara ayrılmış; birbirlerine düşman ve yok etme bilincinde insan grupları ortaya çıkmıştır. Bu dönemde ‘ölüm’ kelimesi çok sıradanlaşmış, Türkiye toplu bir cinnet durumuna sokulmuştur. Öncelikle öğrenci çatışmaları ile başlayan süreç lokal kavgalar boyutuna ulaşmıştır. Bu sürece baktığımızda olayların planlanmış bir darbeye bağlandığını ve buna direnen unsurların ise yok edildiğini görürüz. Olaylar kontrolden çıktıktan sonra da darbe gelmiştir.

Akar, kitabın son bölümünde ise 12 Eylül sonrası suikastleri ele alır. Bu dönemin en önemli farkı suikastlerin yapısındaki değişikliklerdir. 12 Eylül öncesi genelde kutuplaşmaya dayalı suikastler gerçekleşirken bu dönemde ‘yeni kutuplar’ ortaya çıkar. Daha önce sağ-sol çatışması içinde kendine yer edinen suikastler bu dönemde profesyonel bir mahiyet kazanır. Bu dönemden önce suikastler basit kriminal yöntemlerle anlaşılırken bu dönemden sonra her bir suikast zihinlerde ‘acaba’ sorusunu doğurur. Şimdi her suikasti kendi içinde apayrı metodlarla incelemek gerekiyordur. Öldürülenler arasında eskiye oranla daha çok polis, asker ve istihbaratçı suikastları artar. Çünkü artık herkesin kendi suikastları ve suikastçıları vardır. Artık Türkiye yepyeni bir döneme girmiştir.

Kitabı okuduktan sonra tıpkı yazarın da sonsözde söylediği gibi kafanıza şu soru takılıyor: Acaba Türkiye Suikasler Cumhuriyeti mi? Periyodik olarak incelediğimizde maalesef böyle bir tablo ortaya çıkıyor. Neredeyse suikastın olmadığı bir dönem yok. Fakat yazar özellikle şu olguyu da vurgular ki ülkede yaşanan her suikast bizim utancımızdır. Eğilimi ne olursa olsun öldürülen her aydın, gazeteci, yazar ve diğer konumdakiler bizim ortak aklımızdan, geçmişimizden, toplumsal hafızamızdan ve birikimimizden kopartılan birer parçadır.

Ne olursa olsun hiçbir insanoğlunun en birincil hakkı yaşam hakkını hiç kimse elinden alamaz ve almamalıdır. Suikastsiz, barış ve huzur dolu bir dünyada yaşamak dileğiyle…

Suikastlar Cumhuriyeti
Atilla Akar
Profil Kitap
364 sayfa, 2010

Gülizar Şahin
Kitap Cafe