Sema Karabıyık, özgün bir romancı olarak Türk edebiyatındaki yerini sağlamlaştırıyor. Muhkem bir dil, akıcı bir anlatım ve hiç sarkmayan bir kurgu… Sema Karabıyık romanının en göze çarpan özellikleri bunlar. Fantastik romanları aratmayan kurgu zekası ile insana değip dokunan sahici karakterler bir arada.

Romanları ekonominin dünyasında akarken kendisi ekonominin kalbinin attığı finans dünyasından bile isteye ayrılan Sema Karabıyık’la yazmayı, yaşamayı ve son romanını konuştuk. Daha önceki iki romanı gibi Kayıp Umutlar Merkezi de ekonominin dünyasını edebiyatın dili ile buluşturarak çağdaş insanı anlamamıza kapı aralıyor.

Zaten insanı anlamak için okumuyor muyuz romanı?

Üç roman yayınladınız. Üçünde de ana damar ekonomi üzerinden gidiyor. “Hayatım roman” klişesinden gidersek sizin hayatınız ekonomi olduğu için mi romanlarınız ekonomi nehrinde akıyor? Yoksa ekonominin günümüzde her şeyi domine eden yapısıyla mı alakalı bu durum?

Her ikisi de. Ekonomi, küreselleşme adı altında dünya ekonomisini şekillendirmekle kalmıyor, hayatı her şekliyle dizayn ediyor. Hayatı anlamak için ekonominin görünen ve görünmeyen yüzünü iyi bilmek gerekiyor.

Bir söyleşinizde henüz bir üniversite öğrencisi iken borsa ile tanışmış olduğunuzu anlatıyorsunuz. Yaşadıklarınızın ağırlığı, tanıklıklarınızın yoğunluğu mu sizi roman yazmaya sevk etti?

Her insanın hayatında bir dönüm noktası vardır diye düşünüyorum. Bu dönüm noktasında keskin kararlar veririz. Bazıları verdiği kararı uygulayacak kadar cesurdur, bazıları değildir. Benim hayatımın kararı ve dönüm noktası 1999 Marmara depremi. Yazarlığımın kimyası ile Marmara depremi arasında bir bağlantı olduğunu bugünden geriye dönüp bakınca daha iyi anlıyorum. Tanıklığımın ağırlığı ilk o zaman başlıyor.

Biraz açar mısınız bu tanıklığı?

Sarsıntı ile birlikte balkona çıktım, panikle, korkuyla, çaresizlikle sağa sola gidenleri izledim. Cesaret ve kibir vardı bakışımda, duruşumda. Sonra hiçbir şey olmamış gibi sabah işe gittim. O gün borsada işlemler iptal edilmişti. Gün boyu televizyondan depreme dair bilgileri almaya çalışırken bir taraftan da borsa işleme açıldığı zaman ne yapacağımın, müşterilerime nasıl bir strateji izlemeyi önereceğimin üzerinde çalışıyordum. Aslında yaklaşık on yıldır aynı şeyi yapıyordum.

Ekonomik krizler, deprem, siyasetteki gelişmeler, dünyadaki gelişmeler, her türlü faciayı, acıyı kazanca çevirmekti amacım ve hedefim; yaptığım işin kimyasına uygun olarak… Bunun ilk defa Marmara depreminde farkına vardım. Borsayı bıraktım. Borsayı bırakınca, aktif çalışma hayatını bırakmış oldum ve bir daha dönmeye cesaret edemedim. O iki görüntü; biri balkonda insanların çaresizliğini kibirle seyreden; diğeri acı bilançoları kâra döndürmeye çalışan bilgisayar önündeki ‘ben’in görüntüsü, acı bir utanç eşliğinde her üç romanımı yazarken de eşlik etti.

Kayıp Umutlar Merkezi’nde romanın kahramanı Hüma ile ilgili böyle bir sahne var. O sahnenin bu kadar damardan olma sebebi yaşanmışlığı diyebilir miyiz?

Yaşadıklarımız bizi yazar yapmıyor. Yaşadıklarımızdan çıkardığımız ders, dersten arta kalan dert ile yazar oluyoruz. Bunun altını şunun için çiziyorum: Senaryo kursuna giderken genç adaylara yazmak için roman gibi yaşayın, film gibi yaşayın önerisinde bulunulduğuna şahit oldum. Zengin hayat yaşadığı için yazabildiklerine inanılır yazarların. Halbuki aksine yazabildikleri için biz okuyucular onların zengin hayatlarına tanıklık ederiz. Demeye çalıştığım, her hayat zengindir, her hayat içinde bir kaç romana bir kaç filme diziye yetecek kadar zenginlik barındırır, ama mesele o zenginliği görebilmekte. Görebilmek için de okumak, çok okumak gerekiyor, ancak o zaman hayatımızdaki bazı özel anlar, yaşanmışlıklar ete kemiğe bürünüp bir mana kazanıyor. Benim için o an 1999 yılı Ağustos ayı.

“Yazabilmek için görebilmek, görebilmek için okumak gerekir” diyorsunuz. Peki, siz okur-yazarlık ilişkisinde okumanın dengesini nasıl kuruyorsunuz? Ne zaman okuyor, ne zaman yazıyorsunuz?

Sema Karabıyık ve Fatma BarbarosoğluÇalışırken daha ziyade popüler romanları okurdum, çok satanlar listesinin müdavimiydim, her ne okuyacağını bilmeyen Türk genci gibi. Aktif çalışma hayatını bıraktıktan sonra daha bilinçli okumaya başladım ki bu konuda ablamın (Fatma Barbarosoğlu) tavsiyeleri çok yol göstericiydi benim için. Her cumartesi gider kitap alırdım ablamdan, okuyunca iade eder, yenisini alırdım. Kendi kütüphanemi oluşturmaya çok sonra başladım ben.

Kütüphanenizde ne tür kitaplar var diye sorsak…

Çoğunlukla sosyoloji, psikoloji, antropoloji, ekonomiye dair kitaplar… Güne okuyarak başlıyorum, muhakkak günlük gazeteleri okurum her gün. Okuma yazma zamanlarım vardır uymaya gayret ettiğim. Öğleye kadar okur, öğleden sonra yazar, akşam saatlerinde ise tekrar okumaya döner ve roman okurum. Yazmak mesai gibi benim için, her gün aynı saatte yazı masamın başına geçmeye dikkat ediyorum.

Okuduklarım içinde romanın bir ayrıcalığı var. Her tür romanı okumaya gayret ediyorum. Hayatım normal akışındaysa her hafta bir roman okurum mutlaka. Bazen içine dâhil olamadığım romanı bir kenara koyar, uygun zamanı kollar ve okumaya gayret ederim. “Kötü roman yoktur kötü zamanlama vardır” sözüne inanırım. Roman neden yazılır ve neden okunur derseniz; kendi adıma insanı anlamak için yazılır; insanı ve insanlık hallerini anlamak için okunur derim.

Muamma ve Üstü Kalsın İhanetim romanlarında yoğun olarak borsa entrikaları hakkında bilgilendiriliyor okuyucu. Kayıp Umutlar Merkezi ise; iki genç kadının, Ela ile Hüma’nın kariyer hırsı etrafında şekilleniyor. Bir romanın ilk tohumu nasıl düşüyor zihninize ve nasıl büyüyor?

Kayıp Umutlar Merkezi bir üçüncü sayfa haberiyle birlikte düştü zihnime. Yaklaşık beş yıl benimle yaşadıktan sonra kendini yazdırdı.

Muamma’nın ilk hali senaryo formatında idi. Roman olarak yazmaya karar verdiğimde çok değişti haliyle. Hatta o kurguya dâhil olmayan kısımları Üstü Kalsın İhanetimin romanında devam ettirdim. Üçünün de ortak özelliği zihnime önce bir karakterin düşmesi. Hikâyeye yön veren, diğer karakterleri hikâyenin içine çeken ilk karakter kendi evrenini kurup o evrende yaşamaya başladığı zaman diğerleri de dâhil oluyorlar hikâyeye.

Suleyha Şişman
Dünya Bizim